İçimdeki Fırtına

7 Nisan Perşembe akşam üzeri… Arabada gidiyorum, radyo açık… Haberlerde ilk duyduğum kelimeler bir anda şok ediverdi… “Ünlü besteci, müzik adamı Melih Kibar bugün tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti“… İnanmak istemedim önce..Sanki bir kaç yerden daha teyit almam gerekiyordu. Eski ortağım Cahit’i aradım hemen… O da şoka giriverdi… “Dönerim sana hemen” dedi ve 5 dakika sonra da döndü. Haber doğruydu.
Melih’in cenazesi 9 Nisan cumartesi günü kaldırıldı. Gidemedim. Adil Gültekin’in stüdyosunda Flormar çekimleri yapıyorduk. İş bitene kadar stüdyodan çıkmam mümkün değildi. Saat altı civarı işimiz bitti. Efkâr vardı içimde. Müşteri temsilcilerimiz Esra ve Müge, sanat yönetmenimiz Zeynep’le birlikte Çiçek Bar’a atıverdik kendimizi…Sakindi Çiçek Bar… Zaten daha yeni başlamıştı güne.. İskender Doğan’ın oğlu gitarıyla şarkılar söylerken biz de rakıları devirmeye başladık. Nokia telefonum elimde, can sıkıntısıyla oynuyordum… Rehberden Melih’in adını buldum… “bir daha sesini duyamayacağım ki dostum” deyip, siliverdim numarasını.. O anda İskender Doğan’ın oğlu şarkısını bitirdi: “Bugün çok büyük bir ustayı toprağa verdik” dedi… “Belki aranızda yakın dostları, onu tanıyanlar vardır… Onu hep beraber analım” diye bir anons yapınca mikrofonu elime aldım. Melih’in bir toplantı sırasında bize anlattığı, daha sonra da Can Dündar’ın Yüzyılın Aşkları belgeselinde yer verdiği öyküsünü anlatmaya başladım

Melih ve Çiğdem, aşklarının ve şöhretlerinin doruklarında gezerlerken, Melih kimya mühendisliği master’ı yapmak için Londra’ya gitmek ister. Çiğdem, kazandığı paranın bir kısmını Melih’e verir. 4 Ekim günü Melih ve babası Sami amca uçağa atlayıp Londra’ya giderler. O gün çok şiddetli bir okyanus fırtınası esmektedir. Melih’in kalacağı evin panjurları şiddetle çarpmakta, ağaçlar uğuldamakta, elektrikler gidip gelmektedir. Melih evdeki odasından koridora çıkar, karanlıkta bir cisme çarpar. Bu koridora konmuş duvar tipi bir piyanodur. Piyanoda o anki duygularını yansıtan melodiyi çalmaya başlar. Sonra odasına gider, bavulundaki kayıt cihazını alır ve aynı parçayı kasete kaydeder. Ertesi gün de, Türkiye’ye dönecek olan Sami amcaya, Çiğdem’e ulaştırılmak üzere kasedi verir.

Çiğdem, hangi koşullar ve duygular altında bestelendiğini bilmediği melodiyi dinler ve söz yazmaya başlar :

gün ağarırken, tek başıma oturmuşsam
henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam
sen yoksan yine, bense yorgun ve yalnızsam
hele bir de, bir de canım hasretine kapılmışsam
ve gözümde tütüyorsan buram buram

işte o an bir fırtına kopar
sanki o an yer yerinden oynar
hoyrat bir rüzgar eserken,
sallanan gemi misali
sallanır durur içimde dünya

son ışıkları sönüyorsa sokakların
yeni bir gün giriyorsa penceremden yavaş yavaş
sen yoksan yine, bense suskun ve bitkinsem
hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam
ve yılların hesabını şaşırmışsam

işte o an bir fırtına kopar
sanki o an yer yerinden oynar
külrengi bir akşam vakti
kaybolan renkler gibi
kaybolur gider gözümde dünya

işte o an bir fırtına kopar
sanki o an yer yerinden oynar
bir koca çınar dalından
savrulan yaprak misali
savrulur gider güzelim dünya

Sonra bu sözleri bir mektupla Melih’e ulaştırır. İki sevgili, binlerce kilometre uzakta aynı anda, aynı duyguları yaşamıştır.

Ben bu hikayenin sonunu anlatırken, boğazımdan hıçkırıklar yükseliyordu. Bir an dönüp Çiçek Bar’ın müdavimlerine baktım… Herkes ağlıyordu…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir