Can Yücel yazdı, ben tefsir ettim: Kadın Dediğin

Kadın dediğin iyi sevişecek arkadaş. (Adam çok haklı)
Koyun gibi yatmayacak, kımıl kımıl olacak yatakta. (Ölü balıkla geçer mi hayat)
Aklını başından alacak ama, aklını sadece bununla yormayacak. (Hem seni bilecek, hem kendini)
Delireceksin ama delirmen hastalıktan olmayacak. (Abuk sabuk istekleriyle, kaprisleriyle delirtmeyecek)
Uzanıverdi mi yanına boylu boyunca, göğsünde atan kalbinin yerine koyacaksın kendini, ruhunu, herşeyini. (Bundan iyisi, şamda kayısı)
Aşksız yatmayacak yatağa ve sen bunu bileceksin. (Can kurban böylesine)
Kadın gibi kadın olacak kadın dediğin, çıtır çerez niyetine yemediğin. (Hele o ayıcıklı pijamayı giymeyecek arkadaş)
Bir gecelik değil, ömürlük olacak ömürlük. (Zaten ömrüne ömür katar böylesi, ömür törpüsü olanlara inat)
Yıllara rehaveti değil huzuru taşıyacak. (Diyojen gibi elde fenerle arıyoruz)
En seksi leydi olmayı da bilecek, hanım sultan olup sözünü geçirmeyi de. (Kadın olacak, feminen olacak, hanım olacak)
Cıvık konulara takılıp zaman tüketmeyecek, küfretmeyecek. (Yerine göre davranmasını bilecek)
Kadın dediğin ayıp nedir bilecek. (Ayıbın ayıp olmadığı yeri de bilecek)
Sıkboğaz edip seni yalancı durumuna düşürmeyecek.  (Arsız olmayacak)
Seni öyle bir tutacak ki arkadaş, sen bile şaşıracaksın öyle tutulduğuna. (Milli Piyango’da büyük ikramiye çıksa bu kadar sevinmem)
İki lafın başı, her tartışmada ayrılalım tehdidi savurmayacak. (Sabırlı olacak, mantıklı olacak, boşanma modasına uymayacak, yıkıcı değil, yapıcı olacak)
Sabırlı olacak ve asla gururuna dokunmayacak. (eh, sen de adam olup gururunu kıracak şeyler yapmayacaksın)
Tuzu az, şekeri çok gibi limiti olmayan prosedürlerle yemeklerle işi olmayacak. (Sofrada nazlı, vejeteryen, kaprisli de olmayacak. Yemeğin hakkını vererek yemesini de bilecek. Piyazı soğansız, işkembeyi sarımsaksız yemeyecek. Ağzının tadını da bilecek)
Şöyle pastırmalı kurufasülyenin yanına tereyağlı pilavı konduracak şüphesiz. (Her şeyin hakkını verecek arkadaş)
Salatasız oturmayacak yemeğe. (Görgü meselesi)
Temiz olacak herşeyden önce, mesela köfteyi mıncıklarken elleri. (Ya da eve geldiğinde alkol kokan bir kadını öpmeyeceksin. İçerse birlikte içecek)
Yahut pahalı parfümlerin sindiği, boyacı küpü gibi, her öptüğünde bulaşık bir tadın kaldığı bir kadını öpmeyeceksin. 
Buram buram aşka sarılacaksın arkadaş. (Bulduk da sarılmadık mı?)
Buram buram kadın kokacak kadın dediğin. (Usta yine haklı)
Kadın dediğin güzel olacak… Zeki olacak zeki. (Aptalı gerçekten çekilmiyor. Hele aptal olduğunun farkına varamayıp, kendini zeki sananlar…)
Seni bir hamur gibi karmasını da bilecek, o hamura kendini katmasını da… (Bu da tamamen zeki kadın işi)
Paranın güzelliğini bilecek ama ne parasızlığın ezikliğini ne de paranın kudurmuşluğunu yaşayacak. ( Seni 3 kuruşa satmayacak)
Değerlerini bir anlık hevesler uğruna terk etmeyecek. (Nesli tükenen kelaynaklar bile daha fazla sayıda)
Namussuzluğunu, ahlaksızlığını ancak ve ancak seni baştan çıkarırken kullanacak, (Şeytan ayrıntıda gizli. Bu da en önemli ayrıntı)
Yan gözle adam kesmeyecek, başka sevgili edinmeyecek. (Hayatta her şey karşılıklı, karşından beklediğini sen de yapmayacaksın)
Sarışın, renkli gözlü uzun bacaklı, beyaz tenli, ince bilekli dilber filan fasarya… ((Herkesin beğenisi farklı ama önce ruhu güzel olacak)
Kadın dediğin hatun olacak arkadaş, sözüne güvenilir olacak. (Güven zaten kaçınılmaz)
Bileceksin ki konuşulanlar burada kalır, kapıdan çıkmaz bir daha. (sıkı olacak.. önce ağzı)
Ağzı sıkı olacak kadın dediğin. (sırdaşın olacak, sırlarını sana karşı koz olarak kullanmayacak)
Sırrını tutacak ama gününü bekleyip kusmayacak..  (Güvendiğin dağlara kar yağınca acıtıyor fazlasıyla)
Para lazımcılardan, kürkçülerden, cep telefonu manyaklarından, dırdırcılardan, unutkanlıklarını senin üzerine atanlardan, 
Kendi yetersizliğini seni suçlayarak rahatlayanlardan, 
raf süslerinden, tehditkârlardan, kaçaklardan, kıkırdayanlardan, boş bakanlardan olmayacak.  (bu satırların altına imzamı atarım)
Saflığı, cahilliği, aptallığı oynamayacak, 
biraz ukala olabilir ancak sana rol yapmayacak. (masum olup kaşarı oynayan ama özünde hiç bir şey olmayanlar ile kaşar olup masumu oynayanlar da hiç çekilmiyor. Her kör satıcının bir kör alıcısı olduğu unutulmamalı)
Bir şeyi çok isterse ve inançları doğrultusunda yapacak.
En önemlisi kendini sevecek arkadaş, kendini sevmeyen kadından sana ne hayır gelir. (Kendini sevmeyen kadından bırak sevgiliyi, eşi, arkadaş bile olmaz… Sadece içini karartır)
Bir bakarsın ki yıllar sonra bu kadınla ne yatağa sığabiliyorsun, ne toprağa.
Koluna takıp gezmesini de bileceksin gururla, koynuna çekip sevişmesini de şehvetle. (Birlikte sokağa çıkamadığın kadınla yatağa da girmeyeceksin)
Analığını da bilecek, çocuklarından saygı görmeyi de, anaya babaya hürmet etmeyi de.(Sadece kendi ana babasına değil, seninkine de aynı saygıyı gösterecek)
Kadın kadın olacak be, seni sadece sen olduğun için, sensin diye sevecek. 
Parayla pulla, kariyerle, kimin ne dediğiyle, sınırlamayacak. (hele bu bölüm 2 kere 2= 4 kadar kesin, tartışılmaz)
Hem sevgilin, hem arkadaşın, hem annen, hem çocuğun olacak, bağrına basacaksın huzurla… 
Bileceksin ki evde ‘O’ kadın tarafından beklenmenin zevkini hiçbir zevk yaşatamaz sana.
Öyle bir kadın işte… (Aslında var böyle kadınlar… Bazen arar da bulamazsın, bazen bulur da kıymetini geç anlarsın, bazen kör yanına gelir, etrafındakini göremezsin)
Nerede öyle kadın , yoktur deme.
Sen de adam olacaksın, seçmesini bileceksin! (Bu da Can Baba’nın en büyük yanılgısı… Erkek seçen değil, seçilen, seçtiğini sanandır)

Maymun Dalaşı

Toplumun alışkanlıkları üzerine güzel bir deney:

Odaya bir merdiven, merdivenin üzerine bir muz koyarlar. Maymun muza ulaşmak için merdivenden her çıkmaya kalkıştığında üstüne yukarıdan su dökülür. Zavallıcık yukarı hiç çıkamaz.

Bir süre sonra odaya bir maymun daha koyarlar, yeni maymunumuz muzu almak için merdivenden çıkmaya kalkıştığında, ilk maymun yukarıdan su döküleceğini bildiği için, yeni gelen maymunu tartaklayarak durdurur.

Bir süre sonra odaya üçüncü bir maymun koyarlar, üçüncü maymun yukarı çıkmaya kalktığında ilk iki maymun onu döverler.

Odaya dördüncü bir maymun konup merdivene çıkmaya kalkıştığında ilk üç maymun onu bayağı bir döverler. İşin ilginç yanı, en çok da üçüncü maymun döver.

Sonra bir şey yaparlar: İlk iki maymunu odadan çıkarırlar. Artık o dayağın niye atıldığını bilen kimse yoktur odada.

Odaya bir maymun daha koyduklarında üçüncü ve dördüncü maymun yeni geleni feci şekilde döver, niçin dövdüklerini ise bilmezler.

İçimdeki Fırtına

7 Nisan Perşembe akşam üzeri… Arabada gidiyorum, radyo açık… Haberlerde ilk duyduğum kelimeler bir anda şok ediverdi… “Ünlü besteci, müzik adamı Melih Kibar bugün tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti“… İnanmak istemedim önce..Sanki bir kaç yerden daha teyit almam gerekiyordu. Eski ortağım Cahit’i aradım hemen… O da şoka giriverdi… “Dönerim sana hemen” dedi ve 5 dakika sonra da döndü. Haber doğruydu.
Melih’in cenazesi 9 Nisan cumartesi günü kaldırıldı. Gidemedim. Adil Gültekin’in stüdyosunda Flormar çekimleri yapıyorduk. İş bitene kadar stüdyodan çıkmam mümkün değildi. Saat altı civarı işimiz bitti. Efkâr vardı içimde. Müşteri temsilcilerimiz Esra ve Müge, sanat yönetmenimiz Zeynep’le birlikte Çiçek Bar’a atıverdik kendimizi…Sakindi Çiçek Bar… Zaten daha yeni başlamıştı güne.. İskender Doğan’ın oğlu gitarıyla şarkılar söylerken biz de rakıları devirmeye başladık. Nokia telefonum elimde, can sıkıntısıyla oynuyordum… Rehberden Melih’in adını buldum… “bir daha sesini duyamayacağım ki dostum” deyip, siliverdim numarasını.. O anda İskender Doğan’ın oğlu şarkısını bitirdi: “Bugün çok büyük bir ustayı toprağa verdik” dedi… “Belki aranızda yakın dostları, onu tanıyanlar vardır… Onu hep beraber analım” diye bir anons yapınca mikrofonu elime aldım. Melih’in bir toplantı sırasında bize anlattığı, daha sonra da Can Dündar’ın Yüzyılın Aşkları belgeselinde yer verdiği öyküsünü anlatmaya başladım

Melih ve Çiğdem, aşklarının ve şöhretlerinin doruklarında gezerlerken, Melih kimya mühendisliği master’ı yapmak için Londra’ya gitmek ister. Çiğdem, kazandığı paranın bir kısmını Melih’e verir. 4 Ekim günü Melih ve babası Sami amca uçağa atlayıp Londra’ya giderler. O gün çok şiddetli bir okyanus fırtınası esmektedir. Melih’in kalacağı evin panjurları şiddetle çarpmakta, ağaçlar uğuldamakta, elektrikler gidip gelmektedir. Melih evdeki odasından koridora çıkar, karanlıkta bir cisme çarpar. Bu koridora konmuş duvar tipi bir piyanodur. Piyanoda o anki duygularını yansıtan melodiyi çalmaya başlar. Sonra odasına gider, bavulundaki kayıt cihazını alır ve aynı parçayı kasete kaydeder. Ertesi gün de, Türkiye’ye dönecek olan Sami amcaya, Çiğdem’e ulaştırılmak üzere kasedi verir.

Çiğdem, hangi koşullar ve duygular altında bestelendiğini bilmediği melodiyi dinler ve söz yazmaya başlar :

gün ağarırken, tek başıma oturmuşsam
henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam
sen yoksan yine, bense yorgun ve yalnızsam
hele bir de, bir de canım hasretine kapılmışsam
ve gözümde tütüyorsan buram buram

işte o an bir fırtına kopar
sanki o an yer yerinden oynar
hoyrat bir rüzgar eserken,
sallanan gemi misali
sallanır durur içimde dünya

son ışıkları sönüyorsa sokakların
yeni bir gün giriyorsa penceremden yavaş yavaş
sen yoksan yine, bense suskun ve bitkinsem
hele bir de bir kadehin gölgesine sığınmışsam
ve yılların hesabını şaşırmışsam

işte o an bir fırtına kopar
sanki o an yer yerinden oynar
külrengi bir akşam vakti
kaybolan renkler gibi
kaybolur gider gözümde dünya

işte o an bir fırtına kopar
sanki o an yer yerinden oynar
bir koca çınar dalından
savrulan yaprak misali
savrulur gider güzelim dünya

Sonra bu sözleri bir mektupla Melih’e ulaştırır. İki sevgili, binlerce kilometre uzakta aynı anda, aynı duyguları yaşamıştır.

Ben bu hikayenin sonunu anlatırken, boğazımdan hıçkırıklar yükseliyordu. Bir an dönüp Çiçek Bar’ın müdavimlerine baktım… Herkes ağlıyordu…

Kaz uçuşunun sırrı

“Gelecek sonbaharda, ‘V’ oluşturarak kış mevsimi için güneye giden kazları gördüğünüzde, o şekilde uçmalarının nedenini düşünebilirsiniz; bilim bunu keşfetmiştir: Her kuş, kanatlannı çırparken, kendini izleyen kuşu yükselten bir güç yaratır.

Tüm sürü ‘V‘ şeklinde uçarak, kuşların ayrı ayrı uçacağı duruma göre % 71 daha hızlı uçar. Ortak bir yön ve birlik duygusunu paylaşan kişiler hedeflerine daha çabuk ve kolay ulaşabilirler, çünkü birbirlerinin kaldırma kuvveti üzerinde yükselmektedir. Bir kaz bu grubun dışına çıkarsa, yalnız yol almanın sürtünme kuvvetini hemen hisseder ve öndeki kuşların kaldırma kuvvetinden yararlanmak için hızlıca oluşuma döner. Kazlar gibi biz de aynı doğrultuya yöneldiğimiz kişilerle birlik olup en uygun grubu yaratırsak -ayrıca, onların yardımına açık ve yardım etmeye istekli olursak- başarı olasılığımız artar. Öncü kaz yorulduğunda yerini başka bir kaza bırakarak gruba geri katılır. Zorlu işlerde nöbetleşe çalışmak yararlıdır. Kazlar gibi insanlar da birbirine bağımlıdır. Arkadaki kazlar hızlarını yüksek tutmaları için öndekilere seslenerek onları yüreklendirir. Bizim de arkadan seslenmemizin yüreklendirme niteliğinde olması gerekir; başka bir şey değil…

Son olarak, bir kaz hastalanır ya da insanların tüfekleriyle vurulup oluşumdan çıkıp yere düşerse, iki kaz daha ayrılır, yanına gelir, yardım ve koruma sağlar. Düşen kaz yeniden uçabilene ya da ölene dek yanında kalırlar. Ancak o zaman tek başlanna uçmaya başlar ya da başka bir gruba katılırlar. Biz de kazların duygu ve anlayışına sahip olursak, hem güçlü olduğumuz zamanlar hem kara günlerde birbirimize destek olabiliriz.”


Milton Olson

Ben Aşkı Teyzemden Öğrendim

Teyze dediğime bakmayın, aslında annemin teyzesidir Necla Teyze… Annemle yaşıt olduğu için teyze demeye dilimiz alışmış. Anneannem, Selanik müdd-i umumisi Halil Kamil beyle Ayşe Hanım’ın kızları… Balkan savaşı ve mübadele yıllarında Selanik’ten Osmanlı topraklarına göçe tabi tutuluyorlar. Seride teyze ve anneannem Behire henüz küçükler. 1905 doğumlu anneannem 7 yaşında, Seride teyze ise birkaç yaş daha büyük… Önce Edirne’de kalıyorlar birkaç yıl… Orada Suat dayı doğuyor. Ayşe hanımın ölümü üzerine büyük dedem Halil Kamil Bey, Pakize Hanım’la ikinci evliliğini yapıyor. Ondan da Arslan Dayım ve Necla Teyzem doğuyor.

Sonra İstanbul’a göç ediyorlar. O sırada anneannem gelinlik kız olmuş. Anneannemi gümrükçü Püfpüf Nuri Bey ile Fatma Hanım’ın oğulları, postanede tefrik memuru olarak çalışan Yusuf Edip’le baş göz ediyorlar. Anneannemin kayınpederine Püfpüf lakabının verilmesi titizliğinden… Resimlerini görmüştüm… Bıyıklarının ucu kıvrık, Fransız monşer edalı, kruvaze ceketler giyen, aslan gibi yakışıklı bir adam… Ceketinin vatkalı omuzlarına toz kondukça, döner üflermiş… Bunu da sıkça yapınca, adı Püfpüf Nuri bey olarak kalmış…

Anneannem, evlilikten kısa bir süre sonra anneme hamile kaldığında, Pakize Hanım da Necla teyzeme hamile kalıvermiş… Araları pek bir kısadır… Annemle neredeyse birlikte büyüdükleri için biz ona Teyze derdik…

Teyzem hep güzel bir kadındı… Doğal sarışın, mavi gözlü… Tam can yakan cinsten… Mahallenin bütün gençleri ona abayı yakarmış… Hele bir tanesi, nahiye müdürünün oğlu Turgut ciddi sevdalanmış. Teyzemin verdiği siyah beyaz fotoğrafı koynunda saklar, yalnız kaldığı her an çıkarıp ona bakar, saatlerce hayranlıkla seyredermiş. Teyzem henüz 14 yaşında, Turgut da Karagümrük Fethiyespor’da top peşinde olduğu için evliliklerine izin verilmemiş…

Sonra esmer yakışıklı bir genç girmiş teyzemin hayatına. Adı Nedim. Demiryollarında hareket memuru. İşi gücü olduğu için aileye damat olarak kabul etmişler Nedim Enişte’yi… Tayinle bir çok yere gitmişler, istasyon istasyon dolaşmışlar… 1950-68 yıllarnı arasında teyzemin bir çok hamileliği, yaşayan 5 de çocuğu olmuş. Üç kız, iki de erkek… Anne güzel, baba da çok yakışıklı olunca taşbebek gibi kızlar, sırım gibi oğlanlar doğuvermiş…

Biz 1969-70 gibi bir yılda yeniden karşılaştık teyzemlerle.. Kazlıçeşme tren istasyonun hareket baş memuru olmuştu Nedim Enişte… Oradaki bir lojmana taşınmışlardı. Kızların en büyüğü Nedret, ticaret lisesini bitirmiş, bir büroda muhasebeci olarak çalışmaya başlamıştı. Necdet ağabey İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenciydi… Bir su damlası duruluğundaki Neşet ve Nilgün henüz 15-16 yaşlarındaydılar. Aybars ise yeni doğmuş bir bebekti…

Aile bağları yeniden kurulunca, biz teyzemlerle sıkça gidip gelmeye başladık. Bu arada Nedret, çalışmaya başladığı bürodaki müdürüne aşık oluverdi. Kendinden 25-30 yaş büyük Sıtkı Bey, bir evlilik yapmış, çoluk çocuk sahibiydi. Gönül ferman dinlemedi, aşka saygı duyan teyzem de karşı gelmedi ve nişanlayıverdiler 20 yaşında Nedret’i… Sonra da evlendirdiler.. Ama birkaç yıl sonra, bebekleri henüz küçücükken Sıtkı bey bir kalp kriziyle gidiverdi…

Bu arada 1970 gibi bir tarihte, teyzemleri Çiftehavuzlar’a taşıyıverdik… Kızlar gün geçtikçe daha da dikkat çekici hale geliyorlardı, artık Kazlıçeşme’de oturamazlardı.

Bu arada Neşet, Yalçın isimli bir delikanlıya kalbini kaptırıverdi. O da çok yakışıklı bir gençti. 1971’i 72’ye bağlayan gece nişanlanıverdiler. 29 Şubat 1972 günü de evleneceklerdi. “Aşkımız hiç eskimesin diye biz 4 yılda bir kutlayacağız, o yüzden bugünü seçtik” diyorlardı. Kapağında ikisinin siyah beyaz resimlerinin yer aldığı bir davetiye yaptırmışlardı… “Evlenmek mecburiyetindeyiz” yazıyordu kapakta, içini açınca da “çünkü birbirimizi çok seviyoruz” diye devam ediyordu…

Göztepe İkinci Orta Sokak’ta küçük bir ev tutmuşlardı… Keyifle dayayıp döşüyorlardı… Nikaha birkaç gün kala, perdeciyi beklerken, eve dönüşleri gecikince Nedim Enişte çok sinirlenmiş. Yalçın ve Neşet’i evden kovmuş… “Zaten birkaç gün sonra evleniyoruz, biz de gider evimizde kalırız” demiş genç sevgililer ve gitmişler.

28 Şubat gecesi yattığım yerde annem uyandırdı beni… “Kalk” dedi… “Neşet’le Yalçın ölmüşler”… Yerimden fırlayarak uyandım…

Nikâhtan önceki gece Neşet küvete girmiş yıkanırken, Yalçın da aynanın karşısında traş oluyormuş. Şofbenin bağlı olduğu kör bacadan geri dönen karbonmonoksit gazının zehrini hissetmemişler bile. Neşet oturmalı küvette, elinde duş başlığıyla kalakalmış… Yalçınsa yüzünün bir kısmı sabunlu, aynanın karşısında… Yerde…

Teyzem cevval kadındı… O gece “ senin yüzünden oldu” deyip, enişteyi evden kovmuş. Sabaha kadar ailede görev paylaşımı yapıldı. Bir kısmımız ertesi gün yapılacak nikah töreni öncesi gelecek konuklara durumu anlatmak üzere Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gittik. Nikah memurlarına durumu anlattık.

Onlar ruhen ve bedenen zaten karı koca olmuşlardı, bari öbür dünyada yanyana yatsınlar” diyen teyzemse, acısını yüreğine gömüp, kabristanda yer bulma işini üstlenmişti.

Hafızalar zorlandığında, annemin ve teyzemin mahalle arkadaşları, nahiye müdürünün büyük oğlu Adnan gelmiş akıllarına. Adnan, o zaman Mezarlıklar Müdürü… Yıllar sonra teyzemi, bu kadar acılı bir durumda gören Adnan, hemen teyzemi makamına almış, oturtmuş, işlemleri hallederken, sohbet etmeye başlamışlar.. Teyzem Adnan’a kardeşi Turgut’u soruvermiş… “Şimdi ne yapıyor Turgut?” diye… “O da buraya gelmek üzere” diye yanıt vermiş Adnan… “Birlikte bir yere gidecektik”…

O sırada kapı açılmış ve içeri Turgut girivermiş… Türk filmi gibi bir sürpriz… Önce teyzem orada bulunma sebebini gözyaşları içerisinde anlatmış… Sonra ilk aşkına dönüp sormuş : “Sen ne yaptın Turgut, evlendin mi, çoluk, çocuk var mı?…

Turgut, elini cüzdanına atıp, teyzemin ona 14 yaşındayken verdiği resmi çıkarmış… “Senden sonra kimseyi sevemedim ki sultanım” diyerek…

O gün, soğuk 29 Şubat günü Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gelenler hayatlarının şokunu yaşadılar… Nikah saati geldiğinde salonda bekleşen konuklar, nikah memurunu görünce ayağa kalkmışlardı.. Eline mikrofonu alan nikah memuru “Ben bu nikahi kıyamayacağım çünkü ikisini de kaybettik” derken, gözyaşları içerisindeydi… Kadıköy Evlendirme dairesine nikah kıyafetiyle gelenler, oradan çıkıp Karacaahmet’teki cenaze törenine katıldılar.

Kısa bir süre sonra teyzem Nedim Enişte’den boşandı ve Turgut ağabeyle evlendi. Bir gün olsun, biz Turgut ağabey’in ağzından “Neclacım, canım, sultanım” dışında bir kelime duymadık…

Teyzemin çilesi bitmemişti üstelik… Necdet ağabey Polatlı Topçu Okulu’nda yedeksubay olarak görev yaparken, orada tanıştığı bir kıza gönül vermişti. Askerliği bitince o kızla evlendi… Bir oğlu bir kızı oldu o evlilikten ama mutsuzdu… Kendi de karısı da… Necdet ağabey, alkole sığındı her geçen gün… Karısı da yalnızlıkla başedemiyordu. Bir gün Üsküdar iskelesinin yanından kendini Boğazın sularına bırakıvermiş… Olayı görüp yetişenler denizden çıkarana kadar ölmüş bile… Teyzem torunlarına annelik de etmeye başlamıştı. Bu arada daha da fazla içmeye başlayan Necdet ağabey, ağır alkollü olarak döndüğü Üsküdar’daki evinin merdivenlerini tırmanırken, elektrikler kesilivermiş ve ayağı basamaklara takılıp aşağıya yuvarlanmış… Beyin kanamasından orada, genç yaşta ölüverdi Necdet ağabey…

Hem annesiz, hem de babasız kalan torunlarını büyütebilmek için çırpındı teyzem… Evini sattı, şehir değiştirdi, daha küçük yaşamlar yaşamaya başladılar… Turgut ağabey teyzeme hep “sultanım” dedi, teyzem de ikinci evliliğinde bulduğu mutluluğu, onca acıya rağmen hiç göz ardı etmedi…

Teyzem iki yıl önce öldü… Turgut ağabey ise yaşıyor… Eminim ki, onlar bu sevginin devamını başka bir boyutta mutlaka yaşayacaklar…

Bense, aşkı da, acı çekmeyi de teyzemden öğrendim…

Not : Bu öyküdeki kişiler, yerler ve olaylar tamamen gerçektir.